Bölümün ortalama okuma süresi 12 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: QuantumPunch
Redaktör: Bertiel
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
1
Lugunica Krallığı’ndaki Karsten Dukalığı, yönetimdeki başarısıyla nam salmıştı ve krallığın en iyi topraklarından biri olarak biliniyordu. Buradaki dük ailesi, krallığın kuruluşuna kadar uzanan nesiller boyunca kraliyet hanedanına hizmet etmişti ve hanenin mevcut başı olan Meckart’ın yönetimi hem krallık hem de halkı tarafından büyük saygı görüyordu. Bu nedenle onun mirasını devralacak olan halefi, yani biricik kızı söz konusu olduğunda insanların kafası karışıktı.
Onun hakkındaki söylentilere inanan krallık halkı, onun kılıç delisi bir kız olduğunu düşünüyordu. Onu pek tanımayan kendi halkı ise tuhaf bir kız olduğunu düşünüyordu ama onun gerçek benliğini bilenlerin fikri bambaşkaydı.
O -Crusch Karsten- dük ailesinin adını taşıyabilecek karaktere ve beceriye sahip yegâne kişiydi. Kendini geliştirmekten ve çok çalışmaktan asla vazgeçmezdi. Kendine karşı tavizsiz ve katıydı, bu yüzden onu tanıyanlar onu gerçek bir asilzade olarak görürdü. Henüz çok genç olmasına rağmen omuzlarında ağır yükler taşıyordu.
Bulunduğu konum gereği ondaki bu değişim, etrafındaki herkes tarafından anında hissedilmişti.
Hizmetçi 1: “Geceleri pek uyuyamıyor gibi.”
Hizmetçi 2: “Doğru düzgün yemek de yiyemiyor. Crusch-sama normalde çok yerdi ama son zamanlarda tabağında sürekli yemek bırakıyor…”
Hizmetçi 3: “Kılıç sallarken bile dalgın görünüyor ki bu çok tehlikeli.”
Dük hanesinde çalışan hizmetkârlar, daha bebekliğinden beri tanıdıkları Crusch’taki bu değişimden dolayı endişeliydi. Hem askerî personel hem de sivil memurlar olsun, Meckart’ın nüfuzlu hizmetkârları da değişimi hemen sezmişti.
Hizmetçi 4: “Genel kültür derslerinde veya askeri strateji kitapları okurken onda bir anormallik görmedim ama…”
Hizmetçi 5: “Sadece boş zamanlarında böyle davranmasını görmek daha da acı verici oluyor.”
Tüm bunlara rağmen başkalarına dert olmamaya çalışmasının tam onluk bir şey olduğu konusunda ona yakın olan herkes hemfikirdi. Ve bu durum onları oldukça etkilemişti. Herkesten yukarıda olan birinden -bir yöneticiden- beklenecek son derece güvenilir bir tavırdı bu ama 14 yaşındaki bir çocuğun, hele ki ailenin tek ve biricik kızının sergilemesi gereken bir olgunluk değildi.
Onu önemseyen insanların görüşlerini dinledikten sonra Meckart, oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı. Kalkması biraz zaman aldı; bunun sebebi kızıyla yüzleşmek istememesi değil, yaşlılığı ve zayıf eklemleriydi.
Meckart tarafından çağrılan Crusch, biçimli kaşlarını çatarak sordu:
Crusch: “Dediğine göre… son zamanlarda tuhaf davranıyormuşum, öyle mi?”
Yaşına göre olgun görünen, on dört yaşında güzel bir kızdı. Kehribar rengi badem gözleri ve parlak, güzel saçları—— ikisini de annesinden almıştı ve Meckart bunları karısının yadigârı olarak görüyordu. Ayrıca karısının da tıpkı Crusch gibi çetin bir kişiliği vardı. Onun kalbini kazanıp evlenmenin, hayatında yaptığı en cesurca şey olduğunu söylemek abartı olmazdı.
Crusch: “Baba?”
Meckart: “Hım? Ah, evet, affedersin. Şey, gitgide Helena’ya benzemeye başladığını düşünüyordum da… Yok canım, bu konuyla alakasız. Evet, evet, son zamanlardaki hâlinle ilgiliydi konu.”
Crusch: “Hayır, anneme benzediğimi söylemen beni mutlu etti ama tuhaf davrandığım konusunda sana katılamayacağım. Ne yönden tuhaf davranıyormuşum?”
Meckart: “Tavırlarında, çalışmalarında veya soylu vazifelerinde hiçbir sorun görmüyorum. Hâlâ şu erkek gibi giyinme meselesini de konuşmamız gerekiyor ama… bu seferki konu farklı.”
Meckart’ın cevabının ortasında Crusch gözlerini kıstı ve bu, Meckart’ın içine bir ürperti saldı.
Crusch birkaç yıl önce erkek gibi davranmaya başlamıştı. Sevdiği erkek kıyafetlerini giyip sert ve keskin bir dil kullanıyordu. Bu, kendini kılıç sanatına adadığı zamanlarla hemen hemen aynı döneme denk geliyordu.
Meckart onu yıllardır bu huyundan vazgeçirmeye çalışıyordu ama henüz başarılı olamamıştı. Ancak mesele bu değildi ve Meckart kollarını kavuşturdu.
Meckart: “Son zamanlarda iyi uyuyamadığını duydum. Yemeklerini de bitiremiyormuşsun.”
Crusch: “O… dönemsel bir şey. Baba, sen de biliyorsun ki kızların her ay yaşadığı öyle bir durum vardır.”
Meckart: “Ne?! Ah, aa, evet, elbette biliyorum ama…”
Bir baba olarak, bir kadın meselesi bu kadar pervasızca yüzüne vurulunca soğukkanlılığını kaybetmekten başka bir şey yapamadı. Ancak kandırıldığının farkındaydı, bu yüzden durumu bir cevap için bastırmak adına kullandı.
Meckart: “Crusch, yalan söylemeyi bırak. O ‘dönemsel’ dediğin şeyin, şimdiki hâlinle zerre kadar alakası olmadığını biliyorum. Çoktan araştırdım.”
Crusch: “Baba, o yalan rüzgârının senden estiğini görmek için bakmama gerek bile yok…”
Meckart: “H-Her neyse! Tuhaf davranıyorsun! Ve ben bunun sebebini biliyorum!”
Tartışmayı kolayca kaybedecek gibi göründüğü için Meckart pat diye ağzındaki baklayı çıkardı. Crusch biraz memnuniyetsiz görünüyordu ama yüzündeki ifadeden sebebini merak etmeye başladığı anlaşılıyordu. Karısınınkilere benzeyen o badem gözlerle sessizce süzülünce midesinin bulandığını hisseden Meckart, sonunda kızının hâlindeki değişimin sebebini açıkladı. Bu sebep şuydu——
Meckart: “Crusch… Sen şu an Felix’ten ayrı kaldığın için acı çekiyorsun.”
Meckart bunu işaret ettiğinde Crusch’ın kaşı seğirdi. Aksine, bunca zaman gösterdiği tek tepki bu olduğu için babası içinden onun iradesini takdir etti.
Felix Argyle -namıdiğer Ferris- Crusch’ın uşağıydı ve Karsten Hanesi’ne değil, doğrudan Crusch’a hizmet ediyordu. Adından da anlaşılacağı gibi cinsiyeti erkekti ama konuşma tarzı, giyimi ve davranışları o kadar feminendi ki ilk bakışta erkek olduğunu anlamak gerçekten zordu.
Meckart: “Belli bir sebepten ötürü Crusch’a büyük bir minnet borcu vardı ve ona tüm kalbiyle hizmet ediyordu. Crusch da onun bu hizmetkârlığına aynı ölçüde bir nezaketle karşılık veriyor. Onlara ideal bir efendi ve hizmetkâr demek—— belki abartı olurdu ama şüphesiz iyi bir ilişkileri var diyebilirim.”
Meckart: “Malum Felix şu an kraliyet başkentinde şifa büyüsü üzerine ustalaşıyor. Senin son zamanlardaki davranışların, onun orada geçirdiği süreyle birebir örtüşüyor.”
Crusch: “Baba… Ne diyeceğini merak ediyordum ama anlaşılan sadece olup biteni fazla düşünmüşsün.”
Crusch, Meckart’ın iddiası karşısında hafifçe gülümseyip başını iki yana salladı. Tavrının değişmediğini gören Meckart, hedefi ıskaladığından korktu.
Meckart’ın karnı ağrımaya başlarken Crusch iç çekerek konuşmaya başladı:
Crusch: “Ferris buralarda değilken onun için sık sık endişelendiğim doğru. Oraya Fourier Ekselansları’nın tavsiyesiyle gitti, bu yüzden ona nasıl davrandıkları konusunda bir endişem yok. Sadece klinikteki işlerin aşırı zorlu olduğunu biliyorum. Ama Ferris’in gerçekten gelişmesini istiyorsak orada kalmasına ve ölmek üzere olan insanları tedavi ederek tecrübe kazanmasına izin vermeliyiz. O, her şeyi içine atıp cesur görünmeye çalışan biridir. Başkalarını kendinden önde tutup kendini yıpratmasından endişeleniyorum. Eğer şifa büyüsünün faydası klinik tarafından fark edilirse onu benim komutamdan ayırıp kendilerine bağlayabilirler… Hayır, öyle bir şey olacağını sanmıyorum ama onun gibi yetenekli bir şifacıyı isteyecekleri çok bariz…”
Meckart: “Hop bi’ sakin ol bakalım. Anladım, rahatlayabilirsin. Ferris’in senin için ne kadar önemli olduğunu biliyorum.”
Beklediğinden çok daha dokunaklı konuştuğu için Meckart afallamıştı.
Felix’i Crusch hakkında konuşturduğunda da benzer bir durumla karşılaşmıştı ama aynı tutkuyu kızından da göreceğini hiç düşünmemişti.
Görünüşe göre Meckart’ın kızı, o kedi kulaklı uşağına tahmin ettiğinden çok daha fazla abayı yakmıştı.
Crusch: “Umarım şimdi anlamışsındır.”
Rahatlamış görünen Crusch, Meckart’ın tepkisinden memnun kalmışa benziyordu. Onun bu hafif mutlu ifadesi, kızında sık sık görebileceği bir şey değildi. Bu yüzden Meckart, onun uşağı olan o çocuğa karşı biraz kıskançlık duyarak gülümsedi ve dedi ki:
Meckart: “Evet, anlıyorum—— anlıyorum, o yüzden en kısa zamanda kraliyet başkentine gidip işlerin nasıl gittiğine bir bakalım.”
Ve Crusch’ın anormalliğini kökünden çözmek için yola koyuldu.
2
???: “Ooo! Crusch! Buradayım! Benim ben! Geldiğine sevindim!”
Ejder arabası sarayın ana kapısına yanaşır yanaşmaz coşkulu bir ses duyuldu. Meckart dışarı eğildi ve sarı saçlı bir çocuğu—— Lugunica Krallığı’nın Dördüncü Prensi Fourier’i, kendisinden önce arabadan inen Crusch’u geniş bir gülümsemeyle karşılarken gördü.
Bir dük olan Meckart ve kızı Crusch, ona gereken saygıyı göstermelerinin icap ettiği bir konumdaydılar ancak son birkaç yıldır kendilerine karşı hep dostça davrandığı için onun yanında rahat hissediyorlardı.
Crusch: “Bizi karşılamak için zaman ayırdığınız için teşekkürler, Ekselansları. Bu kadar meşgulken babamın ricasını kabul ettiğiniz için minnettarlığımı ne kadar ifade etsem azdır.” dedi başkente gelmekten pek de memnun olmayan Crusch; anlaşılması zor, iğneleyici bir tonla.
Fourier: “Lafı bile olmaz! Senden gelen bir ricayı asla geri çeviremem. Bundan sonra da bana güvenebilirsin! Başkentte bir işin olursa bana haber vermen yeter! Evet!”
Ama koca yürekli Fourier, bunu cömertçe kabul etti. Hatta yüzünde Crusch ile zaman geçirebildiği için ne kadar mutlu olduğu apaçık ortadaydı.
Meckart: “Dördüncü prens benim biricik kızıma âşık ve bana ‘Bunun nesi bu kadar korkutucu?’ diye soracak olursanız size sadece şunu söyleyebilirim: Her şeyi. Ama bir baba olarak bunun sevimli bir şey olduğunu içtenlikle hissettiğim bir yanım da var. İlişkileri gelişmeye devam ederse bir gün yan yana durmaları imkânsız olmayacaktır. Eğer bu gerçekten olursa en azından——”
Fourier: “Meckart! Çabaların için müteşekkirim! Anlaşılan sen de Ferris için endişelenmişsin. Eh, onun baba figürü olduğun düşünülürse bu çok doğal!”
Meckart: “Ha? Ah, hayır Ekselansları, durum pek öyle değil…”
Fourier, dalgın dalgın düşünen Meckart’a kaygısız bir ifadeyle seslendi ve başını salladı. Meckart durumu düzeltmeye çalıştı ama… Crusch araya girdi.
Crusch: “Doğru söylüyor, Ekselansları. Babam bu sefer beni zorla buraya getirdi. Ona Ferris’i beklememiz ve geri döndüğünde ne kadar geliştiğini görmeyi dört gözle beklememiz gerektiğini söyledim ama… beni dinlemedi.”
Fourier: “Anlıyorum, anlıyorum. Ama Meckart’ın hislerini de anlamaya çalışmalısın. Ebeveynler çocuklarını her zaman sever. Bir çocuk birine emanet edildiğinde bu tür duygular zamanla azalabilir ama Meckart’ın durumunda duyguları daha da güçlenmiş, bu yüzden yaptığında yanlış bir şey yok. Ben böyle düşünüyorum!”
Crusch: “Ne kadar da bilgece. Gerçekten harika bir sezgi… Peki, Ferris nerede?”
O konuşma sırasında nadir bir şey meydana geldiği için Meckart’ın aklı karışmıştı. Crusch istemeden gerçek duygularını saklıyor, Fourier her zamanki gibi yanlış çıkarımlar yapıyor ama meselenin özüne dokunuyor ve bu da Crusch’ın artık gerçek duygularını saklayamamasına neden oluyordu.
Meckart: “Belki de yaşlandığımdandır ama gençlerin sohbet hızına yetişemiyorum. Belki de dük hanesindeki yönetim değişikliği çok da uzak değildir.”
Fourier: “Klinik bugün gerçekten çok yoğun ama Ferris muhtemelen talim alanında çalışıyordur. Orada insanlar sürekli yaralanır, bu yüzden şifa büyüsünü geliştirmek istiyorsan gidilecek en iyi yerdir. Buyurun, bu taraftan.”
Meckart havlu atmak üzereyken Fourier, bir yandan açıklama yaparak talim alanına doğru ilerlemeye başladı.
Crusch başıyla onaylıyordu ama anlatılanların ne kadarını gerçekten dinlediği bir muammaydı. Onları takip eden Meckart, kalbinde ince bir değişiklik fark etti.
Şimdiye kadar Crusch için endişelenmekten bunun farkında değildi ama içinde Felix’i çalışırken görmeyi dört gözle bekleyen bir tarafı vardı. Bu onun için şaşırtıcı bir keşifti.
Meckart: “Gerçi Ekselansları’nın sözlerini küçümsemek gibi bir niyetim yoktu.”
Meckart, kendini asla Felix’in babasının yerine koyma cüretini göstermemişti ama Felix, onun için sevimli bir aile üyesiydi.
Meckart: “Erkek gibi davranan bir kızı ve kız gibi davranan bir oğlu—— biraz garip bir kombinasyon ama sanırım onları derinden kabullenmeye başlıyorum.”
Fourier: “Şövalye birliğinden cesur adamlar her gün talim alanında kılıç tokuşturur. Ben de bir gün kılıçta seni yenebilmek umuduyla zaman zaman onlara katılırım.”
Crusch: “Bu… askerler için çok stresli bir talim olmalı.”
Fourier: “Aynen öyle, aynen öyle! Ah, işte her an görebiliriz!”
Askerler için neyin bu kadar stresli olduğu tam olarak belirtilmeden üçü talim alanına ulaştı.
Kraliyet şatosunun bitişiğindeki talim alanı basit bir yapıydı, dairesel bir şekilde inşa edilmiş taş bir duvarla çevrelenmişti. Koca alan bundan ibaretti. Sadeliği sayesinde amacı açıktı ve orada eğitim yapan askerlerin de morali yüksekti.
Çeliğin çeliğe vurduğu, öfkeli naraları andıran seslerin yükseldiği bu ortam; kibir ve tembellikten arınmış gibiydi.
Meckart: “…”
Meckart ve diğerlerinin geçtiği koridor, tüm talim alanını yukarıdan görebilecekleri bir hizmet girişine açılıyordu. Meckart oradan aşağıya baktı ve Felix’i aradı. Nerede olursa olsun dikkat çeken bir çocuktu, bu yüzden onu çabucak bulabileceğini düşündü ama…
Crusch: “Orada!”
Beklendiği gibi Felix’i bulma konusunda Crusch’tan daha iyisi yoktu. Meckart, onun bakış çizgisini takip ettikten hemen sonra kedi kulaklı çocuğu fark etti.
Felix; genellikle giydiği kız gibi kıyafetleri çıkarmış, kliniğin beyaz ve mavi çizgili şifacı üniformasını giymişti. Elini yaralı bir kişinin üzerine koymuş, ciddi bir yüzle şifa büyüsünü kullanıyordu.
Fourier: “Aah, demek oradaymış. O zaman işi biter bitmez onunla konu—— hıggghh!”
Ferris’i biraz geç fark eden Fourier’in arkasına geçen Crusch, onun ağzını kapattı. Prens, yüzü kıpkırmızı kesilerek çırpındı. Bunu yapmasının sebebi ağzının kapatılması değil, Crusch’un ona sürtündüğünde hissetti duygu yüzündendi.
Crusch: “Ekselansları, anlayışınız için teşekkür ederim ama…”
Meckart: “Onun işini bölmeden geri dönmeyi düşünüyorduk. Değil mi, Crusch?”
Fourier’i zapt eden Crusch’ın gözleri, Meckart’ın sözleri üzerine büyüdü. Dudaklarını gevşetti ve başını salladı.
Sonra Fourier’i serbest bıraktı. Fourier, hâlen kızarık olan yüzüyle arkasını döndü.
Fourier: “A-A-A-Anlamadım ama… ikiniz için de sorun yok mu?”
Crusch: “Evet—— bu kadarı yeterli. Yaptığım düşüncesizliğin farkına vardım ve dersimi aldım.”
Crusch, Felix için endişelendiğini dürüstçe itiraf ederek Fourier’in önünde başını eğdi.
Fourier dertli görünüyordu ama Meckart’ın da başını eğdiğini görünce…
Fourier: “P-Peki, anladım. Duygularınız ulaştı. Bu kadar yeter. Bugün olanları Ferris’ten saklayacağım. İstediğiniz bu, değil mi?”
Crusch: “Evet. Sizden beklendiği gibi Ekselansları, gerçekten de çok bilgesiniz.”
Fourier: “Ha-ha, o da laf mı?! Ama madem şimdi dönmeyi düşünüyorsunuz, o zaman belli ki bolca vaktiniz var. Crusch bana eşlik et. Bahçede nadir bir çiçek açtı.”
Fourier tarafından davet edildikten sonra Crusch, yandan bir bakışla Meckart’a baktı.
Meckart kızının bakışına nazikçe gülümseyerek başını salladı.
Meckart: “Gidebilirsin. Ekselansları’nı rahatsız etmemeye dikkat et.”
Crusch: “Peki. O zaman size eşlik edeyim, Ekselansları. Gösterin bana o çiçekleri.”
Fourier: “Tabii, tabii! O zaman gidelim. Bu taraftan! Takip et beni!”

Fourier koşar adımlarla uzaklaşırken Crusch ise daha yavaş bir tempoda da olsa onu takip etti. İkisinin uzaklaşmasını izlerken Meckart, her şeyin yoluna gireceğini hissetti.
Meckart: “Crusch şimdi normale döner. Kızımın kendi kendine yetebilme yeteneği zaten bir numaradır, bu yüzden değişiminin sebebi ortadan kalkarsa kolayca eski hâline dönecektir. Sadece bu bile başlı başına büyük bir kazanç olurdu ama bu sefer bir taşla iki kuş vurdum galiba.”
Meckart: “İyi şanslar… Elinden gelenin en iyisini yap.”
Meckart, sırtı hizmet girişine dönükken gözlerini kısıp aşağıda çalışan Felix’e baktı. Gurur duyduğu oğlu Ferris’in tüm o sıkı çalışmasını görebiliyordu sanki.
Meckart: “Bizi uğurlarken hizmetkârlarımızın o ılık bakışlarının sadece Crusch’a yönelik değildi. Anlıyorum, demek ki yalnız hisseden sadece Crusch değilmiş. Kızım aynı babasına çekmiş, ikimiz de kendimizi doğru düzgün anlayamıyoruz.” diye düşündü Meckart, elinde olmaksızın kahkahalara boğulurken.
S O N
